27 Şubat 2014 Perşembe

William Tell Kimdir?

Takvimler 13.YY ile 14.YY arasında bir aralık kendisine seçmeye çalışırken bize(biz kim isek?) göre çok uzak diyarlarda -İsviçre de- bir kahraman(kimin için, kime göre) yaşıyordu. İnsanlar ona William Tell olarak seslenirlerdi. Tarla işçisi olması itibariyle çok iyi bir okçuluk yeteneğine sahipti.(A>B, B>C, A>C)

Günlerden bir gün İsviçre'yi, İmparator I. Albert adına yöneten Vali Gessler, düklük şapkasını Altdrof meydanında bir direğe astırır ve gelen geçenin buna selâm vermesini emreder. Tell, Gessler'in şapkasını selâmlamadığı için tutuklanır. Tell'in okçuluktaki ününden haberdar olan Gessler, Tell'in oğlunun başına konulacak bir elmayi okla vuramaması halinde ikisini de idama çarptıracağını söyler. Tell bu güç işi başarır ve oğlunu yaralamadan elmayı ikiye böler. Fakat atışı yapmadan önce eline iki ok aldığını gören dük, bunun sebebini sorunca, Tell, ikinci oku oğlunun ölmesi halinde dükü öldürmek için kullanacağını söyler. Bunun üzerine, dük tarafından hapse mahkûm edilir ve bir kaleye gönderilir. Gemi ile nakledilirken çıkan bir fırtınadan istifade ederek kaçar ve Gessler'i bir okla öldürür. Bu olayın, İsviçrelilerin Avusturya'ya karşı giriştikleri ayaklanmanın başlangıcı olduğu iddia edilir.

Aslında olay ilk paragraftaki kadar etkileyici ve karmaşık değildir, okuyucuya göre. Sanal alemin sanal gündeminde dolaşan insanlar için insanlığı etkileyen elmalar Newton’un kafası ve Jobs’un cüzdanından(içeriğinde ki miktar da diyebiliriz) ibarettir. Pekala yeni bir elma kahramanı da dünyanın başka bir merkezinden doğabilir. Aynı sonucun birçok nedeni gibi, aynı merkezin bir çok noktası diye de düzeltebiliriz hatamızı.

Doğmak kelimesi geçti de; ölüm varken doğum anlamsız(kim bilir belki de yok oluyor) ise ölüm doğmuş mu oluyor? Biraz daha basitleştirmek gerekirse; Antik Yunan’da bölünemeyen şeylere “atom” ismini verdiler. Hatta ona böyle seslendiler. Ama artık “atom”(bölünemeyen) bölünür hale geldi. Atom altı parçacıklara ulaşıyoruz ama hala atom diye bir kelimemiz var. Fiziğin temel maddesini o mu oluşturur, bu da fizikçilerin işidir... Bölünemeyen bölündüyse ve biz hala ona bölünemeyen diyor isek suç bizde midir? Tabi ki hayır. Suç bölünemeyenin neden bölündüğündedir.

Bölmek için de hareket etmek ve duran cisimi hareket ettirmek gerekir. Peki kahranımız William Tell’in ok atışının duran bir cismi dışarıdan başka bir kuvvet ile hareket ettirme işlemi nasıl tanımlanacak. William Tell’in ok atışı kameraya çekilirse ve tekrarı izlenirken herhangi bir “an” durdurulup fotoğrafı alınırsa; hareket etmiş mi olacak durmuş mu olacak? Fotoğraf durmuş olarak gösterecek ama biliniyor ki öncesi de sonrası da olan bir süreç bu. Çünkü videosuda elimizde(Kimisinin cüzdanında). O zaman A kümesi diye adlandırdığımız hareket etmek ile B kümesi diye adlandırdığımız durmak eylemi arasında ki ilişki nedir. Ayrık kümeler mi, kesişirler mi, yoksa alt küme bağlantısı mı vardır -ki eğer öyle ise hangisi hangisinin alt kümesidir ve hangisi doğru kabul edilecek- burası da etkileyici ve karmaşıktır. En azından E diye bir küme ile kaplandıkları ve ona ait bir küme yansıması oldukları bilinir. En güzel bilme eylemi de hiçbir şey bilmeme ise, kağıt yırtılır yeni bir defter satın alınır.

Şahin Uçar - Suriye ve Dünya'nın Geleceği


8 Aralık 2013 Pazar

Henry Ford'un Suçu Ne?

30 Temmuz 1863 de doğan Henry Martin Ford, makinelerle uğraşmayı severdi tıpkı “Coğrafi Keşiflerden” o zamana değin olan genel batılı insan tiplemesi gibi. 1902'de basit tarzda geliştirdiği yürüyen bant tekniğini, zaman içerisinde tutarlılıkla mükemmelleştirdi ve 1913 yılında fabrikalarında yürüyen bantlı üretimi başlatması, verimliliği yüksek derecede çoğalttı. Ortaya çıkardığı ürün, seri üretim anlayışını getirmişti; böylece büyüyen nüfusun büyüyen iştahıyla orantılı olan taleplerinin arzını yerine getirmeyi başarabilmiş oluyordu. Loncalar, zanaatkar örgütlenmeleri ve yine buna benzer topluluklar artık gereksiz ve yetersiz oluyordu. Ne de olsa almak istediğiniz ürüne çok daha çabuk sahip oluyordunuz. Bu da ahlâk temeli üzerine oturmuş yapının yerine “para” temelinin üzerine oturmuş bir yapıyı “ikâme” ediyordu. Bilindiği üzere iktisatta, kola yoksa yerine gazoz alarak iştahınızı gidermenize ikâme adı verilir.

“Ahlâk gitti para geldi, güven indi bürokrat çıktı” demek her ne kadar ağır bir yük teşkil etse de bunu anlatmaya çalışmak da bir o kadar zordur. Çünkü anlatmaya çalışanlar kendilerini Sosyal “Bilimci” olarak tanımlayıp daha sonra ne anlatmak istiyorlarsa onu anlatırlar. Ancak hukukun temel probleminin doğru tanımlama olduğunu unuttuklarından ötürü Fordist Kültürün esiri olduklarını farkedemeyecek koşuldadırlar. Yani demek istiyoruz ki Fordist üretim şekli sadece daha hızlı üretmek ve/ya daha çok satmak gibi iki basit kavram çıkarmadı ortaya. Artık ampulün beyaz ışığıyla(kendi ten renkleriyle orantılı olması ilginçtir) aydınlanmış batının istediği şeye sonunda ulaşılmıştır. Felsefeye gerek yoktur çünkü zaten maddiyatçı bir dünya anlayışı benimsenmiştir. Aklın ötesi görülmediği için yoktur. Biraz daha açmak gerekirse; Aklın ötesi görülmez, görülmeyen şey yoktur dolayısıyla aklın ötesi görülmediği için yoktur. Bu yüzdendir ki hem Hollandalılar hemde İngilizler Coğrafi KeşiflEr sırasında Hindistan üzerinde çok uğraşmışlardır . Çünkü Hintliler rakamlar tarihine “sıfırı” ekleyen toplumdur. Yani Zerdüşt’ün birisi çıkıp buyurmuştur ki; “yoku” ne yapacağız? Bilindiği üzere sıfır yok hükmündedir ancak çarpma işleminde işlem sonucunu kendi isteği doğrultusunda şekillendirir. 

Batının maneviyatçı anlayış yerine maddiyatçı anlayışı ikame edişini sadece Ford’a veya Coğrafi Keşifler esnasında büyük uğraşlar veren tüccarlara yüklemek bu insalara yapılacak büyük ayıptır. Meseleyi çok daha öncesine götürmek mümkün. 492’den 496’ya kadar(başlangıç tarihini neden Hz. İsanın doğum tarihini alıyoruz bu konu hakkında bir fikrimiz yok) papa olan 1. Gelasius der ki; hem tinsel hem de seküler iktidar, insan hayatı için özsel niteliğe sahiptir; fakat bu ikisi tek bir kişide birleştirilemez. Bunların her birinin işlevi, insanların kurtuluşuna katkı sunmaktır. Devlet barışı ve düzeni sağlayıp, insanların Tanrı’ya en iyi biçimde hizmet edebilecekleri atmosferi yaratarak cennete giden yolun açılmasına yardım eder. Kilise ise hakiki tinsel öğretiyi geliştirmek ve insanlara, göksel amaçları doğrultusunda kılavuzluk etmekle yükümlüdür. Yani ;Devlet “seti” kilise “setinin” alt kümesidir. Bu “çifte kılıçlar teorisiyle” kilisinenin iktidarının meşrulaştırıldığı düşünülür. Muasır Medeniyet seviyesinde ki akademisyenler de aynen bu şekilde nakleder. Halbu ki batı burada şunu söylememiş midir?: Ayırmak güzeldir. Parçalarsan senin olur toplarsan kara toprağın (Katolik kilisesinde faiz yasaklandığı için, halktan faiz almaktansa halkın kara toprağı işlenir elde edilen ürün toplanırdı.) 

Çifte Kılıçlar Teorisiyle sadece iktidar ayrışmamıştır. Yeni ayrıştırmaların habercisiydi bu. Bilim ile felsefe ayrışıp iki kültür oluşacaktı, sosyal bilim ortaya çıkıp bilim değilmiş gibi davracanaktı. Sikkeler altın ve gümüş olacaktı. Darda kalan-ya da kumar borcu olan- kağıt parayı ortaya atacaktı. Macaristan da kendini Avusturya’ dan ayıracaktı. Yani ulus-devletler süreci başlayacaktı. 

Ayrım üstüne ayrım gelince dinin, tanrının tanımı gibi ayrımın da tanımı değişti zamanla. İnsanlar ayırmak fiilinin ne olduğunu tanımlayamaz hale geldi, en fazla somut ve mikro örneklerle yapabildi. Ancak ilerleyen zaman ve değişen mekan olgusu karşısında bunlar tüy kadar hafif ve yetersiz tanımlardı. Gündelik hayatın içinde ki olaylarda bu “ayrımların” sayısız örneği bulunabilir. 

Henry Ford’un seri üretimi başlattığı model: Modell T dir. 1918 yılında ABD'de kullanılan arabaların yarısı Modell T idi. Aynı modelden 1927 yılına kadar 15 milyon araç satılarak 45 yıl süre tutulacak rekor kırıldı. Varsayalım ki siz de o dönemde o arabaya sahip olanlardan birisiniz. Arabayı yeni alıp eve geliyorsunuz ve çocuğunuz size basit bir soru soruyor: Bu araba kimin? Ayırmanın ne olduğunu biliyor iseniz bu soru hayatınızda cevaplayabileceğiniz en zor sorudur. Çünkü para karşılığında arabayı sahiplenmiş olabilirsiniz ancak ürünü üreten Henry Ford’dur. Seri üretim ile daha hızlı üretmiş, yakıt motorunu kendisi tasarlamıştır vs. Sahiplik sadece para ile mi oluyor? Eğer ahlâkın yerine paranın ikame edildiği bir dünyada yaşıyor iseniz, bürokratlarınız sorgulamadan üstünün dediklerinin uyguluyorsa(gerçi bürokrat sınıfının doğuş amacı budur) hele ki bir de “Mülk Allahındır” sözünü unutan Müslümanlardansanız, evet, sahiplik ancak para ile olur.

Henry Martin Ford aslında çok büyük bir icatta bulunmamıştı. Kendisinden öncekiler ne söylediyse o sözün üzerine kendi yorumunu yapmıştı. Çünkü yeryüzünde söylenmemiş söz yoktur. Bizler ancak tekrarlıyoruzdur ve gidişat tekrarın tek düze doğru olduğunu gösteriyor. Artık sloganlar da değişiyor; Tek yol Robot-Man.

11 Eylül 2013 Çarşamba

Ne Olsun Ne Olmasın

Dünyalar bizim olsun... Sabahlar olmasın.... Ne olsun ne olmasın... İki bağımsız değişken, iki bağımlı değişken ve oluşan DNA "sarmalı". Gelişen teknolojiyle birlikte insanların "genetiğiyle" oynanabilmesi de cabası. Toplumun yapısını değiştirebilmek ise artık çok daha kolay. "Yapı" denilen kavram toplumun kendi oluşturduğu ve yine kendi etkilendiği dönüşümdür. Tıpkı bir saat mekanizması gibi. Birden çok çark vardır. Hepsi birbirine bağlıdır ve her birinin hareketi bir diğerini etkiler. En sonunda başa döner. Peki ya bu döngüye bir müdahale olursa? Çark sayısı bire iner. Saat artık isim olarak saattir işlevini yitirmiştir ama ismine olan saygı ve hürmet belki de beklenti hiç yitirilmeyecektir. Günde iki defa doğruyu göstermesi de sürekliliğini koruyucu "kalkandır". Zaten kalkanların önemsiz hale gelmesiyle de savaşlarda sivillerin öldürülmesi doğal bir hale gelmiştir. Kalkanlar da önemlerini müzelerde devam ettirmeye çalışmışlardır. Tıpkı bozuk saat gibi ismi ve ona duyulan hürmeti kalmıştır. Galiba bizde şimdi "başa" dönmüş olduk.

Şiirin, filmin, yazının ve hatta hayatın bir başlangıcı vardır. Her başlangıç bir son ile varlığını yitirir ve yeni başlangıçlara yelken açar. Açılan her yelken yeni ufuklar, yeni idealler oluşturur. Ve insan, idealinin büyüklüğü kadar insandır. Asıl meselesi ise kendisinin de bir başlangıcı olduğunu unutmamasıdır. Başlangıcı olmayandan da korkmak gerekir. Çünkü başlangıcı olmayanın sonu da yoktur. Sonsuzluk oldukça ürkütücüdür. O ürkek duygunun içinde ufkunda sonsuzluğa doğru uzandığı düşünülürse ürken insandan ümit eden insana evrilinir. Evrim her zaman yeniden var oluştur. Her an yeniden. Her yeni var oluşta da yeni bir varlık ortaya çıkar. İnsan da tıpkı böyledir. Bu yüzden "evrim" ile birlikte her yeni oluşumda kendi özünü korumalı ve onun üzerine kurmalıdır. Her daim kendin olacaksın ve her daim yeniden onun üzerine kurulacaksın. Eğer bu başarılamazsa başkasının "evrimi" olunur. Saat örneğimizden bir fark kalmaz. Sadece ismi kalır ortadaki cismin. Ve artık insan cisme dönüşmüştür. Neşet Ertaş'dan sonra çıkan yeni türkücüler kasetlerini "Küçük Neşet", "Bizim Neşet" gibi isimlerle tanıtırlar. Bunu Neşet Ertaş'a sorduklarında da Neşet Ertaş'ın onlarla ilgili sözü şudur: "Gölgeye girenin gölgesi olmaz..."

"Gölge"nin de bir vakti vardır. Günün her saati gölge oluşmaz. Aslında her işin bir vakti vardır. Bir diğer meselese ise o vakti sabırla beklemektir. Sabırsızlık ise ismi koyulamayan, koyulduğu zannedilse bile tanımlanamayan baş düşmandır. Düşmanımızın da dostu düşmanımız ise ortaya üç soru çıkar. Bir; Düşmanı nasıl tanımlarız? İki; Barış düşmanın zıttı mıdır yoksa yine barış mıdır? Üç; -Eski bir dizi de sevilen repliği burada da hatırlatalım o zaman- bu ikisi bir çelişki midir? Söz konusu çelişkilerse, gerisi teferruattır...

12 Ağustos 2013 Pazartesi

Yin Yang'ın İstatistiği

Aydınlık ve karanlık... Yani aslında beyaz ve siyah. Belki de iyi ve kötü. Bu da demektir ki beyaz iyidir siyah da kötü. Bundan dolayıdır ki sen eğer insan olma şerefine nail olabilmişsen; (Acaba kime göre) sen parlak olanı, beyazı veya aydınlığı seçmelisin. Yol bu yoldur, kurtulan buradan kurtulur. Karanlık tünelin ucundaki parıldayan nesne buradan pek tabi görülebilir. Çünkü bu odur. Ancak bununda o olması benzerlikten mi gelir eşitlikten mi bilemeyiz. Belki de denklik yanılgısıdır. Amma ve lakin bilinecek kesin bir şey vardır ki söylenen söz "ya bizdensiniz ya da onlardan"dır. Çünkü "farklılıklar" ve "ötekiler" anlayışı yerleşmiştir.

Yin Yang Sembolü

Yin Yang sembolü pazarlanabilmeye çok müsaittir. Kolyelerde, zıplayan toplarda, çizilen resimlerde; dünya üzerinde en çok rağbet gören bir anlam bütünüdür. Anlam diyoruz çünkü kendi çapında bir anlamı var ve bunu kendi felsefesi içinde harmanlaması onun bütünlüğünü ve ayrılmazlığını gösterir. Ancak ve ancak onu anlayamayan insanlar kendi beyinlerinde onu ayırırlar. Tıpkı Mevlana'nın semazenini lüks otellerde, belediye gösterilerinde ve siyasetçilerimizin katıldığı Mevlana haftalarında pazarlayanlarda olduğu gibi. Belki aralarında birisi de çıkıp; acaba Mevlana şu an bizim bu yaptığımızı görseydi bizim alnımızdan öper miydi diye soruyordur. Ne de olsa yapacağımız yeni havalimanımıza "Ne olursan ol gel, yine de gel, para ile gel" yazacağız. Mevlana' yı o kadar tanımıyoruz da 200 liranın arkasına resmini koyduğumuz, 40 yıl odun taşıyan Yunus Emre'nin şu halimizi gördüğünde bize koca bir "Maşallah" çekeceğini düşünüyoruz. Zaten kendi kafamızda ki tanrıdan da istediğimiz bu değil mi? İyiye aferin desin de kötüye de biraz göz yumsun. Cennetle müjdelenmek böyle bir şey.


Yin Yang sembolünün pazarlanabilmeye elverişli olmasının sebebi, basit ve sade olmasıdır. Anlamak için insanlar fazla efor sarf etmezler. Yuvarlak vardır. İçindeki kıvrımlı çizgilerle iki ayrılmıştır. Birisi siyah, birisi beyaz. Siyahın içinde minik beyaz nokta vardır, beyazın içinde de siyah nokta. Biz de deriz ki; her şey birbirinin zıttıdır. Zıtlıkların alt yapısında yeni zıtlıklar oluşur. Binanın temeli de zıtlıktır kendisi de. Paradoksları sevmeyen, onları mantığıyla çözümlemeye çalışan ademoğlunun bu kadar zıtlığı bünyesinde barındıran bir sembolü, felsefeyi beğenmesi iki şeyle açıklanabilir. Öncelik arz edenlerdedir; çok para ediyordur. Su küçüğündür söz büyüğün. Ancak serbest piyasa da her şeyin büyüğündür. Buranın da büyüğü arz edendir. Talep eden içinde en önemli sebep görünüşünün güzel olmasıdır. Görüntüye bu kadar yer ayırınca da sesi ve koklamayı unutur olduk tabi ki. Neticesinde Bülent Ortaçgil de söylüyor aynı şeyi: "Her siyahın bir beyazı, gecelerin gündüzü de vardır".

Girişte bahsedilen aydınlık ve karanlık, sadece Yin Yang'ın popülaritesini artırmaz, bu işi çok da güzel ilmine uydurarak yapar. İlmimiz burada istatistik olarak kendisini göstermektedir. Eğer ki 50 geçme notunuz ise ve siz 49 ortalama ile kalıyorsanız bunun sebebi bizim hayal edip kurmuş olduğumuz istatistiktir. Belki de başkaları hayal edip kurdu biz sadece onlara özenmişizdir. Eğer 49 alıp kaldıysak karanlık tarafı seçmişizdir. Aydınlığa da koca bir puan kadar uzağızdır. Anketlerde ve diğer sosyal örgütlenme konularında eğer yaşlılık sınırını 65 olarak çizilmişse ve yaşınız da 64 ise siz ne yazık ki o istatistiğe göre yaşlı değilsinizdir ve belki de emekli olmak için daha da çalışmanız gerekmektedir. Yani yaşınız 64 ise siz yine karanlık tarafı seçmiş olursunuz. Sorunumuz burada başlıyor. Madem hep bu kadar karanlığı seçiyoruz, neden daha aydınlık olana doğru kendimizi "eviremiyoruz". Çünkü baştan kaybediyoruz. "Evrimi", beyaz ırkın üstünlüğü olarak görenlerin kurduğu istatistik, belki de beyaz tenli olmayanların düşlerine aykırıdır. Zannediyoruz ve umut ediyoruz ki Yunus Emre 365(gün)6(saat)*40 yıl:? kadar da odun taşımamıştır.
Çatışma Yönetim Yolları

Çizgilerin keskin olduğu yerde barış yoktur. Sadece çatışma vardır. Bu yüzden de barışın yaşanabilecek bir güzellik olduğu bilinmez. Çatışma üzerine yoğunlaşılır. Çatışmanın çözümü bulunmaya çalışılır. Buna da insanlar saatlerce kafa yorarlar. Bir de üstüne yeni gelenlere anlatırlar. Halbuki çatışmayı kabullenmiş olmak demek maça bir sıfır geride başlamak demektir. Yok saymadan "var"a ulaşılamayacağı kanaatini barındırmaktayız.