6 Mayıs 2015 Çarşamba

Keşifler ve Buluşlar(Daniel J. Boorstin)*

Bir kitabı tanıtmanın amacı o kitapta çok daha özgün bir yapının olacağına dair inançtan başlar. Ayrıca okuyucununda kolayca erişebileceği bir kitap hedeflenirki maksat hâsıl olsun. Ancak bu yazımızda uzun süredir yapmakta olduğumuz işimizin ikinci hedefinin dışında farklı bir girişimimiz olacak; mevcut olarak basımı olmayan sadece ikinci el kitapçılarda bulabileceğimiz kıymetli eserin ismi Keşifler ve Buluşlar, yazarının ismi Daniel J. Boorstin.

Daniel J. Boorstin bir aralık Yahudi bir aileinin ve ayrıca avukat bir babanın oğlu olarak dünyaya gelir. Kendisininde hem hukuk hemde tarih tahsili vardır, madde dünyasında ölmüştür ancak yazdığı eser onun ölümüne pekte şahitlik etmemekte. Uzun yaşam hikayesinden sonra geçelim Türkçeye çevrilmiş eserlerinden bir tanesine. Keşifler ve Buluşlar...

Uzun metinler ve kalın kitaplar her zaman ilgi odağı olmuştur çünkü inanılırki çok emek verilmiştir ve eser şaha kalkmıştır. Ancak kimi azınlık grubun inancına göre ise değerli eser kısa ve incedir, çünkü üzerinde fazla emek harcanmış, fazlalıklar tespit edilip karşılaştırmalı analizlerle eldeki mevcut veriler harmanlanmıştır. Bir de bu ikisinin senteze uğradığı yani tüm çalışma alanlarına derinlemesine vakıf olunmuş, malumatına kadar bunlar yansıtılırken bir de karşılaştırılabilinmiş. Işte güzel ve yalnız ülkemizin, basımı şu anda olmayan ancak her daim ihtiyacı olduğu, vakti zamanında Türkçeye de çevrilmiş bu eseri tanıtma amacımız en son söylediğimiz maddede yatmakta.

Kitap ana başlık olarak 4’e ayrılmakta; Zaman, Karalar ve Denizler, Doğa ve Toplum. Batının aydınlanma dediği sürecin tarihlendirilmesine dair az da olsa ilgisi olan okuyucularında dikkatini çektiği gibi, bu başlıklar sadece birbirinden farklı kümelere sahip olma özelliğine haiz değiller. Aynı zamanda vermiş olduğumuz sıralamanında dikkat çekici bir özelliği var. Zaman ve mekan olgusu, insanların bu kavramlara dair yaklaşımı her daim değiştirebilmiştir. Ancak insan, içinde ki insanı ortaya çıkararak hangi tarafın daha üstün olması gerektiğini sorgulamaya başlayınca tabiri caizse çarşı karışıyor.

Zamanı kontrol altına alma isteği, hayatın mekanikleşmesi bu esnada kilisenin ve din adamlarının ne amaçla ne gibi faaliyetlerde bulundukları, aynı zaman diliminde üzerinde durulan konuda Çinlilerin ve hatta Müslümanların ne yaptıkları kitabın ilk bölümünü oluşturur. Ilerleyen sayfalarda da konunun işleniş tarzı değişmiyor iken teferruat değişiyor. Her bir bölüm sonunda da önceki bölümler arası mukayese yapılıyor. Kitabın sonuna gelindiğinde Bacon, Aristo, Marco Polo, Batlamyus, Christoph Colomb, Newton, Einstein ve ismini şu an zikredemeyeceğimiz on binlerce isim aynı şeyi temsil ediyormuşçasına imaj oluşuyor kafamızda. Türkiye’den Amerika’ya/Çin’e uçuş mesafesi belki onlarca saati buluyor ancak ufkun ötesini görebilen insanların sayesinde aslında iki parmak arası mesafeden daha kısa olduğu gözümüzde canlanıyor. 

Insanın yaratıcı kabiliyeti ve hep daha iyiyi/yükseği hedefleme isteği, aynı insanın insanlık tarihinde yeni bir boyut kazandırmasını sağlıyor. Yani kendisinin “kara deliği”(black hole) geçmiş olması, kendisiyle birlikte bir cemiyeti de kaçırmaya yetiyor. Yazarımız, buna inanmış olduğundan olsa gerek, doğa bilimlerinin sosyal disiplinlerden neden daha baskın olduğunu kavramış ve bunu kronolojik metotla, usandırmadan anlatabilmiş. Üniversitelerde okutulan derslerin her birinin ne gibi olaylardan oluştuğunu gördüğünüzde de günümüzde bazı şeylerin ters gidiyor olduğu aklınıza gelebilir.

Üst paragraflarda anlatmaya çalıştığımız bu nadide eserin tekrardan Türkçe okuyan okuyuculara kazandırılması ve hatta bu kitabın üzerine sempozyumların düzenlenmesi, vakit kalırsa da kitabın kapak resmine dair tartışmaların artırılması, tüm kalbimizle temennimizdir.

*Yeni Ufuklar Dergisi 25. Sayıda yayınlanmıştır

19 Nisan 2015 Pazar

Bozkır Gülü

Tepe başında duran bir yiğit gözlemliyordu dört bir alemi. Ayakları sızlıyorken yorgunluktan, dimdik durmanın gerekliliğini unutmuyordu, arkasında ki koca bir orduyu düşünerek. Düşünmekte yetmiyordu bazen, düşlemek gerekiyordu. Anın getirdiği şartlar ve onun koşulları onu buraya sürüklüyordu. Aslında istiyordu ki bir nehir insin gökyüzünden taşısın bir yerlere durmadan, yorulmadan, bıkmadan. Nehir hep sürükleyendir ama bitirmez dert ile tasayı. Bir arayıştır, işe yaramayanından.

Yararlı olanı arıyordu. Bakmak, dinlemek, hissetmek... Yapabileceği tüm faaliyetleri gerçekleştirmeye çalışıyordu. Ama harcanan enerji ile ortaya çıkan iş arasında kopukluk vardı. Güç yettiremeyeceği bir ayrılık. Yüzünü güneşe dönüp “Mecnun’da kimmiş” diye, bağıracaktı neredeyse... Ama gereksizdi....

Gerekli olanı bulmak gerekir. Önce savaş kazanılmalı. Bunu sağlayacak olan ise topçular, cengaverler, komutanlar bir de kendisi. O olmasa neye yarardı gerisi. Kılıca bakası gelir. Ayna gibidir kılıcın keskin yüzü. Ama o kadar değildir. Kim bilir, canını yakarsa o zaman bir ayna da onun olur. Hatta...

Nehire fazla daldı, yüzmeyi bildiğini kendisine de kanıtladıktan sonra sönmekte olan gökkuşağı kıvılcımlarına bakıp neleri kaçırmış olduğunu gördü. Birşeyler hep kaçıyordu; elinden, gönlünden, yüreğinden. Askere yürek gerek. Ondan gerisi olmasa da olur. 

Ve; tanrının ıslığı ile iki düşman ordu birbirine doğru tereddüt etmeden koşmaya başlar. Aslında koşmuyorlar, cenge gidiyorlar yani ölüme. Savaştan sonra sağ kalanlarda artık ölmüşler sınıfında yerlerini alacaktır. Bir an sonrası karıncalı ekranı düşünmeden, arkasına da bakmadan gitmek, bir yerlere yerleşmek istiyor. Tam ordular birbirlerine kavuştuğunda, aylardan hangisi de olsa yıldırım düşecektir ocaklara. Ama ocaklar hiç söner mi? Gökte şimşek, yerde deprem oldukça umut hala uzaktadır. Ufkun başladığı, anın sürdüğü noktada.

Bir de bakar ki ne görsün. Herkes yitip gitmiş, bir kendisi kalmış. Bu durumda kazanan kimdir? Belki de bu oyunun kazananı yoktur. Sessizlik onu rahatsız eder, dışına birşey atmalı, rahatlamalıdır; “Ne yaptıysam, hep kaybettim!” sözünü işitir kendi dudaklarından. Ama gel gör ki yapmamakta bir eylem ve o, içinde başka bir eylemi de barındırmıyor değil.

Tam gidecekken bir ses duyar. Aynı tempoda gidip gelen bir rüzgar hışırtısı. Hangi müzik aleti bunu çıkarabilir ki? Tahminler üretiyor; yaprak değil, görünmeyen bir canlı daha var orada. Ses o kadar uzaktandır ki sanki kendi için yaşıyor o canlı. Meğersem tam tepesinde bir kuş uçuyormuş. Turna olanından, hemde telli turna. Ne türküler dinlemişti onun hakkında. Bir türlü anlamamıştı neden bu kadar kıymetli olduğunu. “Sevgili ne kadar mühimse ona haber taşıyanda bir o kadar mühim olsa gerek” diyordu en yakın dostuna. Cevabı şimdi bulmuştu. Baktı, durdu; tüm bedeniyle birlikte gözleri de. Meğer gözü şaşı imiş, yaşını dökünce düzelmiş. 


Her şeyin bir vakti var. Turnalarında keza öyle. Göç için bir mevsim gerek bir de istikamet .... 

8 Nisan 2015 Çarşamba

Aforoz ve Aforizma

Aforoz kelimesi tam olarak “herhangi bir kimseyi iletişimin, toplumun dışına çıkarma” anlamına gelir. Bazı dinlerde, aforoz grup ya da bir üyenin manevi kınamasını da içerir. Ayrıca bazı durumlarda aforozdan sonra toplumun norm ve kurallarına ya da suça uygun olarak sürgünsoyutlama ve utandırmadan oluşan kınama ve yaptırımlar ortaya çıkar. Anlaşılacağı üzere asıl mesele bu işlemin toplumun önünde gerçekleştirilmesi ve bundan ders çıkarılmasını sağlamaktır. Aforoz edilen kişi de “anathema” olur ve toplum rahatlar.

Toplumun rahatlayacağı an, kendisini dinlendirecek araçların bir araya gelmesi sayesinde oluşur. Toplum içinden çıktığı varsayılan bir kanaat önderinin (hangi dalda olursa olsun) o dinlendirecek araçları işaret etmesi ise en önemli faktörlerden birisidir. Bu fikri aforoz tanımı ile yoğuracak olursak ortaya pekte istenmeyen bir şey çıkabilir; Aç kaldığı için ekmek çalan, bu sebeple dinden/toplumdan/(en iyisi mi)hayattan aforoz edilmekle yargılanan bir çocuk toplum nezdinde ne gibi bir rahatsızlık uyandırır. Ekmeğin bedelinin artık parasal olarak ödenme mümkünatı yoktur. Ya o çocuk ölecektir ya da herkesin evladı ölecektir. Aforoz ile suçlanan çocuğa da dilenci anne ve babası göz yaşları içerisinde bakmaktadır. Aforoz etmeye yetkili kişi ise sükunet içerisinde halka oluşturmuş insanlar yığınına bakmaktadır. Çünkü son kararı onların “sözü” belirleyecektir.

Antik Yunan’dan beri, söz söyleme sanatı önemli bir role sahip olmuştur. Söz, kıymetini yitirip parasal bir seviyeye inmiştir, hatta artık ona “laf” demeye başlayan bile olmuştur. Dolayısıyla eskiye özlem başlamıştır. Her sahne de yaşanan senaryo yine yaşanacaktır; yanlışı düzeltmek için atılan her adım daha geniş çapta olumsuz etkiye sebep olmuştur. Madem ki söz değerlenmiyor, o zaman insan değerlenmelidir. Yani sözün seviyesi değiştirileceğine, insanın söz söyleme yeteneği/hakkı değiştirilir. Artık herkes söz söyleme hakkına sahiptir. Bu hak kazanımı Antik Yunan’da mı, aristokratlarında vergi ödemeye başlamasıyla mı yoksa her vergiye bir oy hakkının doğmasıyla mı başlamıştır orasını bilemeyeceğiz.

Sözün özüne biraz daha inmek gerekirse; değersiz söz içerisinde sözü bulmak içinde özdeyiş arayışı başlamıştır. Günümüz tabiri ile adı aforizmadır. Düşünce, duygu ya da ilkeleri kısa ve öz bir biçimde anlatan sözlerdir. Daha net ifade etmek gerekirse sloganlaşmış sözlerdir. Mesele de burada başlıyor olsa gerek. Sözü ilk söylendiğindeki kelimeler ile son söylendiği andaki kelimeler ve hatta sıralaması aynı. Ama mana siyah ile beyaz kadar farklı. Çocukken oynamış olduğumuz “kulaktan kulağa” oyunu çok daha sağlıklı duruyor buradan bakıldığında. En azından arada ki farkı oyun bittiğinde öğrenebiliyorsun. Fakat oyun oynanmazsa ortalık savaş alanına dönüyor hatta bir sirk gösterisine. Belki de toprak saha da oynanmış futbol maçına...

“Herkesin bir söz hakkı vardır” sözünden yola çıkarak herkes bir X, Y ve Z rahatlıkla olabilir. “O, düşünerek var olabiliyorsa ben hayli hayli olurum” cümlesi de çok rahatsız edici durmuyor. Çünkü; vergisi ne ise vermiş bulunmakta.

Slogan lafların en sıkıntılı yanı beylik laflarda ortaya çıkabiliyor. Sadece; aşk, varlık, dirlik vs. değil kahramanlık, yiğitlik ve cesurlukta meydanlarda kol gezebiliyor. “Kefen parası” teriminde ki kefen ile para ayrılıyor, ortaya bambaşka iki tane heykel çıkıyor. Ayakkabı değiştirir gibi kefen değiştirirken, para her zaman yan cepte sabit durumda kalıyor.

Duvardaki resme biraz daha uzaktan bakmak gerekirse; bir kişinin aforoz etme şansı/hakkı vardı. Toplum ne derse desin aslında son söz onundu. Gerçi töre konuşunca hanın susması gerekir ancak, “töre” ile “toplum” arasında ki fark bu iki kavramının birbirine yakın olduğu kadar uzaktırda. Belki de yarışın bitiş çizgisinde bu renk kullanılmaya başlanmıştır. Bitiş çizgisinden sonra başlayan yarışın bitişinde artık hemen “herkes” bir aforozcu aramakta, bunu ise kendi aforizmalarını yaratmadan yani paylaşarak/retweet ederek gerçekleştirmekte. Kısacası bir “günah keçisi” çıksa da bu çocuğun cezasını kesse... 

Korkulan şey “günah” ile “keçinin” birbirinden ayrılması ve yepyeni anlamlar dünyasına sahip olmalarıdır...

4 Eylül 2014 Perşembe

Tek Kitap Üzerinden HOCAOĞLU Analizi

2010 yılında vefat etmiş olan Durmuş Hocaoğlu’nun “Laisizm’den Milli Sekülerizm’e” kitabı geçtiğimiz aylarda KOCAV Yayınları tarafından basıldı. Kitabı elimize aldığımızda günlük hayatımızı kuşatmış olan meseleleri ele alıp, parçalara ayırırken onları çözmek için de yöntemler sunan ve hemen her Türk için okunması gereken bir kitap olduğunu görüyoruz. Bunu fark ettikten sonra yapılacak şey bu değerli kitap üzerine düşünüp, kitabın temel noktaları üzerinden yeni tartışmalar çıkarıp gerekirse de ciltler dolusu kitaplar yazmaktır. İşbu yazı da tek kitap üzerinden hem Durmuş Hocaoğlu’nun fikir altyapısını hem de kitabın kendi içeriğini analiz etme amacıyla yazılmıştır.

Batılılaşma, Çağdaşlama, Laiklik, Muhafazakarlık, Sekülerlik, Tutuculuk...vs. Saymakla bitmeyen bu kadar kavram hayatımızın her alanında; ekonomi, siyaset, hukuk, eğitim diye ayırt etmeden etki sahibi olmuş durumda. Asıl sıkıntı ise bu kadar farklı ve çok kavram etki sahibi iken hepsine, herkes farklı manalar ve tanımlamalar yüklemekte. O zaman durduğumuz yere, bir de yazarın penceresinden bakacak olursak, gerçekten kaos ortamında yaşıyoruz. Çözümünü yine bu kavramların kendi içerisinde barındırdığı bir kaos ortamı...


Madem ki kavram kargaşası yaşanıyor deyip öncelikle kavramları tanımlamaya koyulmuş Durmuş Hocaoğlu. Bilindiği üzere hem doğal hem sosyal bilimlerde tanım çok mühimdir. Çünkü aynı konuda farklı görüşler çıkarabilmek için öncelikle aynı konunun konuşulduğu bilinmelidir. Kendisi aslen doğal bilimlerden geldiği için sosyal bilimlerin bu konu da ne kadar zorluk çektiğini sosyal bilimcilere oranla çok daha rahat anlayabiliyor. Hele ki bizim ülkemizde sosyal bilimcilerin çok daha fazla yaşadığı ve yaşattığı bu üzücü mesele milli bir şahsiyet için çok daha mühim hale geliyor.

Durmuş Hocağolu için yapılmış olunan ilk nacizane tespitin ardından kitabın temel felsefesine odaklanmakta fayda var. Zannediyoruz ki kitabın önsözünde söylediği şu sözü tam anlamıyla anlamadan kitabı ve kitabı yazanın temel gayesinin ne olduğunu anlamanın zor olduğu kanaatindeyiz; “....Descartes ve Bacon tarafından felsefi olarak temellendirilmeye çalışılan dünyevileşme ve dünya hakimiyeti ideleri...”. Biraz açmamız gerekirse; Descartes Fransız geleneğini, Bacon Anglo-Sakson geleneğini temsil ederken ikisinin de ortak paydada buluşmuş olduğu yer Antik Yunan kültürü, Hristiyanlık dini ve Aristo’nun felsefi temeli idi. Bu temelin ortaya çıkardığı bina da dünyevileşme ve dünya hakimiyeti oluyordu. Eğer ki Lailik(İdeolojik ismi Laisizm) ve Sekülerlik(İdeolojik ismi Sekülerizm) anlaşılmak isteniyorsa bu iki gelenek çok iyi bilinmeli çünkü Laiklik ve Sekülerlikte bu binanın dış boyasıdır. 


Anlaşılacağı üzere daha henüz başlangıçta iki büyük felsefi akımla karşı karşıyayız. Birbirine çok yakın süreçten geçmiş iki akım yolun sonuna geldiğinde iki farklı güzergaha ayrılıyor. Laiklik ve Sekülerlik diye adlandırdığımız iki kavram da bu iki güzergahın aynaya yansıyan yüzleri oluyor. Öncelikle yazarın verdiği tanımları aynen nakledeceğiz daha sonra bunların hangi şartlarda oluştuğunu yine yazarın anlattıklarından özetlemeye çalışacağız. Durmuş Hoca’ya göre: “Laisizm din’i kamu yönetiminden bütün olarak tasfiye etmeyi hedeflerken bazan çok da ileri gidebilmekte, dini, bütünüyle kişisel, yani bütünüyle asosyal, bir hale getirmeye çalışmaktadır; halbu ki Sekülerizm, bir anlamda, devlet ile dinin karşılıklı bir mutabakatına dayanmakta, din’i her an saldıraya geçebilecek mutasavver bir düşman gibi telakki etmemektedir.”

Durmuş Hocaoğlu’nun yaptığı tanımlamadan sonra geçelim kendi anladıklarımızın özetine; Rasyonolite üzerine kurulu Fransız geleneği duygulara hitap ederken, ideolojilerin kurucusu olmuştur ve aynı zamanda da Katoliktir. Özellikle Rönesans dönemine  bakmak gerekirse de dinin(ruhban sınıfının) devletle en çok çatıştığı yerlerden birisi olmuştur. O yüzden de din(ruhban sınıfı) kesin şekilde devletten ayrılmak istenmiştir. Laiklik buradan gelir. Sekülerizm ise reformasyona tabi tutulan, protest İngiltere ve Almanya topraklarında oluşmuştur. Din(ruhban sınıfı) ile devlet ayrışmaşsının daha yumuşak geçişi ise Reformasyon dönemine denk düşer. Hem laiklikliğin hem de sekülerliğin ortak paydası ise dünyevileşme, lâ dini olmaktır. 

Dinin(ruhban sınıfının) devlete hakim olması(teokrasi), İslamiyetin şeriat kavramından ayrılıyor ise teokrasinin sebep olduğu laiklik ve sekülerlik kavramları da doğal olarak İslamiyetin yaşandığı topraklara uygun düşmemektedir. Birbirinden farklı tanımlar içeren bu kavramlar Osmanlı Devleti’nin Gerileme Dönemine girmesiyle önemsiz hale geldi ve kavramlar arası benzerlik ilişkileri kurulmaya çalışıldı. En büyük patlama noktası da Cumhuriyet Türkiye’si kurulurken yaşandı. Yaşanmış olan sürecin son noktasıydı. Böyle bir süreç yaşandı çünkü savaşlar batılılara karşı kaybediliyordu ve batılıların çok daha güçlü maddi imkanları vardı. Bu sebeplerden onların örnek alınması gerektiği ihtiyacı doğdu. Daha doğrusu böyle bir ihtiyaç varmış gibi hissedildi.

Batı örnek alınırken de, batıyı homojen olarak nitelendirmek mümkün değildi. Oralarda eğitim görmüş olan asker-bürokrat kesimin ağırlığının Fransa’dan yana olması, Fransız geleneğinin ve onun getirilerinin daha rahat kabul edilmesini sağladı. Bu yüzden de Laiklik, Sekülerlikten ağır bastı. 

Durmuş Hoca bu sıralamayı oluşturup ilerlerken bu noktada ülkemizin özellikle son 2 asırdır yaşadıklarının detayına inmeden sadece temel dinamikleri üzerinden bu yolu tercih ediyor. Türkiye’de Laiklik nasıl algılanıyor? Batının algılayışından farkı ne? Toplum içerisindeki dini, etnik, mezhepsel, ideolojik faklı bakış açıları neler ve nasıl?...vs. Bu ve buna benzer soruların cevabı yine kavram kargaşasını çözmek için parçalara ayırarak, başlıklar halinde toparlanmış. Bu noktadan tekrar dünyada ki genel duruma gelip, son nokta da kendisinin Türkiye’nin gelişmesi için neler olması gerektiğine inandığını, düşündüğünü yine başlıklar halinde açıklamış. Sonuca odaklı modern insan gibi biz de buraya biraz daha fazla kulak kabartalım.

Batı’nın hakimiyeti ele geçirilmek isteniyorsa bu yine batının argümanları ile olur. Ancak örnek alarak değil, batıyı batı yapan kavramlar ve bunlardan; batının düzeyine erişebilmek için uyulması zaruri olanları, milli bir hale getirildiğinde gerçekleşebilir bu istek. Dünyevi hayatta eğer başarılı olunmak isteniyorsa batının olmazsa olmaz kavramları nelerdir? Sınaileşme, dünyevileşme ve demokrasi. Bunların hepsinin milli hale getirilmesi gerektiğine inanan yazar bu faaliyetin başlangıcı olarakta Milli mutabakatı görüyor. Milli mutabakat olmazsa diğer üç temel faktörde olmaz. Peki
dinilik batının çıkardığı hareketlenmeler sonrası bu kadar güçlüyse ve bu kavramların temelinde lâ dinilik yattığını yazar söylüyorsa neden dünyevileşmeye ve dünyevileşmeye sebep olabilecek diğer iki kavrama da vurgu yapıyor? Işte bu yazının yazılma sebebi de burada.

Dünyevileşmek günümüz dünyasında zaruri hale gelmiştir. Çünkü batının temel normları dünya üzerinde hakimiyet kurmuştur ve devlet-toplum ilişkieri bunun üzerine kurulmuştur. Sadece “milli” kelimesini görüp geriye kalan şeyler gözleri kapamak geri kalmışlığın önüne geçmeyeceği gibi pekiştirecektirde. Durmuş Hocaoğlu’da bu ikisi arasından bir tercih yapıyor. Laisizimden çok sekülerliği çok daha İslamiyet’e yakın buluyor ancak saf haliyle almaktansa da Milli bilinci vurgulanacak şekilde kabul ediliyor. Milli olmanın tanımı ve içerdikleri de tüm bu temel kavramlar içerisinde benzeştiriliyor.

Durmuş Hocaoğlu’na göre şu an çoğul devletlerden tek dünyaya doğru giden bir zamandayız. Sosyal alanda yaşananlarda da tek dünyanın referans merkezinin her zaman batı olduğu gözlemleniyor. Eğer ki bu tehlikeler halka yansıtılabilinirse “milli mutabakatı” da sağlama noktasında bu kavramlar çok daha etkin olabilir ve ne amaçla kullanıldığı bilinirse zannedildiği kadar tehlike arz etmez. Çünkü bu süreç esnasında izlenecek yol batının kendisine has olan değerlerini değil tüm insanlığa mâl edilecek değerlerini bulup onları millileştirmek olacaktır.

29 Nisan 2014 Salı

Yaptık, Oldu, Olacak

“We can” demişti Hz. İsa(Jesus Christ). Yıllar yılları kovaladı, insanlar birbirlerini. Geldi zaman gitti mekan ama değişmedi hiç slogan. Kadınlar da sevdi, ilk siyahi başkanda. Tabi düzen hiç değişmedi; binanın kendisi aynı sadece farklı renkte boyalar kullanıldı. İşbu yazı da kendi çapı ve çevresinde, aynı zamanda bu sınırlar çerçevesinde kanguru vari her yere zıplayıp okuyucuya keyif tattırmak için yazılmıştır.

“Bal yesek bile ağzımızın tadı yok” diye biterdi konuşmaların sonları. Hatta sadece bu konuşulurdu. Keyif mi aranırdı vakti zamanında. Derdinin kendisine derman olduğunu bilen cemiyet, derdinden korkmazdı ama derdini çıkarandan korkardı. Tabi Çifte Kılıç gibi hemen de ikiye ayırmazdı. Ne gerek var sevenleri ayırmaya. Cahil mi ki bu insanlar? Olsa dahi mevzu bahis problem bu değil. Mevzu bahis sevenleri ayırmak. Din ile devleti ayırmak, mülk ile de mülk sahibini ayırmak gibi....

Sevdiğinin yüzünde ki bir tane “ben”e hayranlığıyla ün salan Divan Edebiyatı şairlerinin tek hastalığı “ben” değildi. Sevdiklerinden ayrı kalmakta onların korkulu rüyası idi. İmparatorluğun çöküşü onlara yeni sevilecek insanlar kazandırdı. Hatta yenileri öyleydiler ki ayrılsan dahi ayrıldığını fark etmiyordun. Keyif hayatı devam ediyor, öldüğünde cennete gideceğinde garanti altına alınmış oluyordu. Böylece tek merkezden yönetilen dünyanın merkezi de Alamut Kalesi haline gelmiş oluyordu.  

Keyiften önce inanılan ve bağlanılmış olana iman vardı. Gerçi hala da var. Binanın sadece rengi farklı. Oraya gelmeye daha vakit var. İmana gelelim, tekrardan... Çok şey verdi inanılacak. Hatta yoktu inanılmayacak olan şey. Yok olan yoktu. Var olanlardan birisi de kitaptı. Kitaba uygun ve bağlı bir yaşamdı. Geldi zaman gitti mekan, “kitaba bağlı” yaşamdan “kitabına uyduran” bir yaşam haline “evrildi.” Ama ilginçtir koskoca cümlenin sadece evrim cümlesine kafalar takıldı. Gerisi yalan ve talanla dolduruldu.

Her şeye iman iken, her şeyi doldurmaya iman geldi. Bir hisse senedi kadar uzaklıkta artık gurbet acısı. Piyasa ortamları her şeyi belirliyor, kullanana sadece gurbet acısı kalıyor. Cennette bir gurbet değil mi? Ama cehennemi de onu yaratan yaratmadı mı? Bunu unutan toplum Divan Edebiyatı şairlerinden beter hale geldi. Nükteli ve ağdalı bir dua ile her iki dünyada da cenneti arzulayan bir topluma istediğini de ancak görünmez el verir. “Bana seni gerek seni” sözleri ise dine aykırı bulunup mektep kitaplarından kaldırılırken, sözü söyleyen ise en büyük iman eden kabul edilip görünmez elin en değerli yerine yerleştirilir(İnanmayan var ise bulabiliyorsa 200 TL lik banknot bulup, arkasında ki resme bakabilir).Çocukların en çok sevdiği oyun da yerleştirmeyi gerçekleştirdikleri lego oyunlarıdır. Her şey hazırdır sadece yerleştirmek fiilini yerine getirmek kalır. Peki ya iki farklı lego uyumlu değilse? İşte o zaman dezenformasyona maruz kalırsınız, hatta size nazar bile değebilir.

Kutsal topraklardan başlayıp kutsal tapınaklara geçen oradan da dünyanın merkezine gelinmiş bulunan bu yazı da anlatıcının derdini anlamak zor olduğu gibi, okuyucunun da bu kadar büyük bir sabır derecesine nasıl sahip olduğunu idrak etmekte bir o kadar zor. Sahip olmanın da artık manası çok değişti. Sadece görüntü itibariyle kaldı...İki kelime on harf.

20 Nisan 2014 Pazar

Milli Robot

“Milli”; gündelik dil de sıkça defa kullanılan ancak tanımı çok fazla bilinmeyen bir kelimedir. Dolayısıyla yazmakta olduğumuz eserde, bu gibi yanlış anlaşılmaların önüne geçebilmek için Türk Dil Kurumu’nun(TDK) sözlüğünde ki karşılığını bulmaya karar verdik. TDK’da milli kelimesine karşılık olarak; “millete ait, millete özgü” tanımları kullanılmış. Buradan çıkarsayabileceğimiz üzere mana olarak bölgesel düzeye hitap etmekte iken, kavramsal olarak evrensel bir düzene ses veriyor. Yani; “kavimler halinde yaratılmış” insanlar topluluğu tüm evrene yayılmış durumda ve hepsinin kendisine has özellikleri, kültürleri, yaşama biçimleri, bu yaşama biçimini belirleyen coğrafya, bunlardan oluşan ve yine bunları etkileyen din anlayışları mevcut.

Her türlü yaşam biçimi, kendisini koruyacak ve devam ettirecek insan nesilleriyle doludur. Ve her neslin de kendi içerisinde bir topluluk oluşturuğunu unutmamak gerekir. Milli kavramı da bu sürecin bir parçasıdır. Ancak tarihte yaşananlar göstermiştir ki; bu süreç kimi zaman yok oluyor, kimi zaman bir başka süreç üzerinde hakimiyet kurmak istiyor ancak hiç bir zaman değişmeyen birşey var ki, o da bu sürecin statik kalmadığı. Yani değişmeyen tek şeyin yine değişimin kendisi olduğu.

Bir önceki nesilden alınmış veya kazanılmış olunan değerler bütünü bir kimliktir. Kişinin kimliğini o oluşturur. Toplumsal düzeyde bu milli kimlik olarak adlandırılır. İnsanın boş bir levha halinde dünyaya gelmiş olduğu yüzyıllardır felsefenin tartışma konusudur ancak bilinen kesin birşey var ki her nesil bir öncekinden aldığı, kazandığı bilgi ve öğütlerle yaşamını daim ettirir. Birey bazında ele almak gerekirse de; tüm putları tanımayan ve yıkmak isteyen bir şahıs ancak kendi çevresindeki putları yıkabilir. Biraz daha basitleştirmek için örneklendirmenin daha sağlıklı olacağını düşünüyoruz; Ateizm, dinin her zaman tartışılmakta olduğu ve çoğu zaman kötüye kullanıldığı Hristiyan dünyasında ortaya çıkmıştır da neden Müslüman yada Yahudi inancına mensup insanlarda karşılık bulmamıştır? Hatta ve hatta eğer günümüzde Müslüman coğrafyasında Ateizme inanan insanların sayısı her geçen gün artıyorsa bu ülkerlerde ki batıcılık politikası ne kadar etkiler? Aynı örneğin iki farklı “bağımsız,bağımlı değişken” geçişlerinde ki tartışma konuları tam olarak milli kimlik meselesine parmak basmakta.

Kimliğini, varlık sebebini ve aidiyetini bilen, en azından bunun için çaba gösteren insan nerede, hangi şekilde ve ne boyutta hareket etmesini bilen insan haline geliyor. Bu aslında “oldum” demekle olacak bir hareket dizisi de değil. Trenin, tren yoluna girdikten sonra yolun götürdüğü yere gitmesi gibi doğal ve olağan bir süreç. Bu da “milli duruşu” temsil ediyor. Kimliğimiz ve duruşumuz, bağlantılı ve gündelik hayatta her ikisinden de bağımsız yaşıyor gibi düşünsekte tamamıyla bu iki kavramın belirledikleriyle yaşıyoruz. Sosyal disiplenlerde çalışan insanlarında sürekli olarak bulmaya ve çözümlemeye çalıştıkları şey bu aslında. Ancak insanı araştırırken, insanın değerlerini göz ardı edip, labrotuvar terimlerini bu deneylerde kullanmaları da zaten onların neden birkaç yüzyıldır başarısız olduğunun en büyük göstergesi. İnsan ancak kendi değerleriyle ölçüldüğünde tanımlanabilir. Milli değerde bu kıstasları belirleyen ve çizen bir çerçevedir. Meselemiz herkesi kendi değerinde kabul etmek ancak bunu yaparken de evrensel bir küme içinde değerlendirebilmektir.

İnsanın kendi soyuna, dininin kökenine, coğrafyasının geçmişine bağlı kalması ve onun hakkında birşeyler öğrenmek istemesi çok doğal bir özelliktir. Kuzey-Güney, Doğu-Batı demeden dünyanın her bir köşesinde bununla karşılaşılır. Seçim sonuçları analiz ediliğinde bile çok rahat görülecektir bu. Peki bu temel değerleri bilmek, yaşatmak ne kadar olumlu ya da olumsuzdur? Nedir bunları temel faktör haline getiren şey?

Fizikte ki en temel konulardan birisi etki/tepkidir. Bu tam olarak bizim konumuzla alakalı. Dayanak noktanız ne kadar sağlam ise tepkiniz de o derece de yüksek olur. Her milletin kendisini var eden özellikleri bir üstteki paragrafımızda sorulmuştu. Her alanda kendisine has noktalarla var olan ve tecrübe ile yoğrulan “milli” kelimesi, fizikte ki etki-tepki meselesinde ki gibi, her millette farklı sonuçlar doğurur. Ve hemen her yüzyılda farklı medeniyet çerçeveleri oluşturur. Tüm dünyanın, en batı perspektifli entelektüellerinin dahi inkar edemediği birşey vardır ki Türklerde tarihte bunu başaran nadir milletlerden birisi olmuştur. Nedeni ve diğer tartışma konuları meselemiz değil ancak sadece konu hakkında ki düşüncelerimizi daha rahat aktarabilmek için bu örneği tercih ettik.

Öyle ya da böyle, Türkler bir şekilde dünya tarihine kendi ismini yazdırmıştır. Ve yine biliniyor ki şu an o altın dönemini mumla aramaktadır. Toplumunun bir kesimi batı yanlısı hayat biçimi isterken diğer kesimi sadece İslamiyet üzerine kurulu bir düzeni istemekte. Ve ne yazık ki sadece bu iki değerle de yetinilmiyor. Çok fazla sayıda ve hepsi birbirinden neredeyse tamamıyla kopuk yaşam biçimleri tercih ediliyor. Toplumumuzu bir aile olarak görürsek eğer; aile içinde farklı görüşler olur ancak bu görüşlerinde birbiriyle kopuk olmaması gerekir. Kopukluk olduğu zaman da ülkemizde ki gibi bir hal oluşur. Temel değerlerini sadece kendi işine gelecek şekilde ve sadece kendi istedikleri doğrultusunda, “seçilmiş değerler” olarak belirleyen bir toplumda kazanan çıkmaz. Toplumda kazanamaz. Gittikçe de herşeyin melez olduğu bir toplum, bir millet ortaya çıkar. Madem öyle, bir milleti millet yapan değerler nelerdir?

Din başlı başına bir yaşam biçimi, kültürdür. Etnisite yüz yıllardır yaşamış olan atalarının gördüğü ve yaşadığı tecrübelerin aktarıcısıdır(Aktarıcısı olan etnik kökenin kendisi değil o kökeni devam ettirenlerin hal ve davranışlarıdır) Aslında aynı tecrübe din konusunda da geçerlidir. Buradan da anlayacağımız üzere din ve etnisite iki önemli kavram iken bunların harmanlanması ve sağlıklı aktarımı tecrübelerle olur. Çok basit bir mantık ile örnekleyecek olursak; hem 1500 yıl önce Orta Asya’da yaşamış olan atalarımız hemde hemen aynı dönemlerde Müslümanlığı ilk seçenler bizi yönetiyorlar. Yani ölüler bizi yönetmiş oluyor. Çünkü yapabildiklerimiz onların doğrultusunda ya da tam tersinde. Bir başka üçüncü yol bulamıyoruz. Modern dünyanın sıkıntısı, Tanrının yerine insanı ikame etme amacını gerçekleştirmek iken farkında olmadan insanı da yok hükmünde sayma noktasına götürmesidir. Asıl tartışılması gereken nokta, Tanrıyı yok sayarken insanı var etmek ne kadar mümkün? İki zıtlık aynı yolda ve aynı yönde olur mu?

Din ve etnisite bir araya geldiğinde kültürümüzü de kültürümüzün en temel öğesi dilini de oluştururlar. Bunlar hayatımızı idame ettirebilmemiz için en temel öğelerdir. Günümüzde ise dikkat edileceği üzere hepsinde belirsizlik ve karmaşa ortamı mevcut. Dinine sarılanlar dinin öğelerini unuturlarken, etnisiye inananlar dini yok sayıyorlar. Burada dünyada ki genel bir sorunla karşı karşıyayız. Aglo-sakson kültürünün ekonomi ile el ele verip her yere yayılması ve entelektüellerin de buna destek çıkmasıyla dünya da paradigma kayması gerçekleşti. Önce ki düzenden farklı olarak, var olan paradigma, çıkması ve güçlenmesi muhtemel paradigmalarında  önüne geçer oldu. Entelektüeller evrim anlayışını, üstün ırkı meşrulaştırırken ekonomik seviyesi geride olan ülkelerde bunu aynen benimsediler. Doğal olarak ekonomisi ve refah düzeyi daha üstte olan hakim paradigma halinden çıkıp örnek alınan ve takip edilen paradigma haline geldi. Aslında dünya tarihi bunlarla doludur. Ancak örnek almanın bir çabası ve amacı da vardır. Modern dünya sonrası hakim paradigma bu anlayışı da değiştirdi ve hazırcı bir örnek alma faaliyeti doğmuş oldu.

Hakim olanın paradigması üstün kabul edilip, sadece onu benimsemek ve onun izinden gitmek yolu tercih edilirse kendi paradigmanın temel belirleyicileri yokluğa sürüklenir. Ve ne yazık ki bir gün bakılır ki kendi yolunuz yok olmuştur. Yok olması neden bir problem olsun ki diye bir soruyla da karşılaşabiliriz. Önceden Milli Kimlik-”ler” mevcuttu. Çok renklilik ortaya yeni anlayışlar çıkarıyordu. Kendi kurmuş olduğumuz medeniyetten buna örnekler bulabiliriz. Her tanışılan toplumdan bir başka özellik katmışız. Geçtiğimiz her coğrafyanın izleri var üstümüzde. Ancak o coğrafyaların gittikçe birbirine benzediğini tahayyül ettiğimiz korku filmine dönüyor hayallerimiz. Robot gibi tekdüze bir hayat...

Robotik Kültür denilen şeyinde aslında kendisine has kimlik ve duruşları vardır. Bunlar da sorun değildir. Ancak her olay karşısında benzer tepkiler oluşturulur. Günümüz dünyasının mevcut düzeni de bunu yansıtmakta. Hakim paradigmayı tapılır hale getirmek nasıl ki buna zemin hazırlıyorsa hakim paradigmayı inkar etmekte aynı şeydir. Önemli olan mevcut düzeni kabul etmek, bilmeye çalışmak, bilmek ve eksiklerini bulmaktır. Geriye kalan ise kendi yolunu çizmektir...

27 Şubat 2014 Perşembe

William Tell Kimdir?

Takvimler 13.YY ile 14.YY arasında bir aralık kendisine seçmeye çalışırken bize(biz kim isek?) göre çok uzak diyarlarda -İsviçre de- bir kahraman(kimin için, kime göre) yaşıyordu. İnsanlar ona William Tell olarak seslenirlerdi. Tarla işçisi olması itibariyle çok iyi bir okçuluk yeteneğine sahipti.(A>B, B>C, A>C)

Günlerden bir gün İsviçre'yi, İmparator I. Albert adına yöneten Vali Gessler, düklük şapkasını Altdrof meydanında bir direğe astırır ve gelen geçenin buna selâm vermesini emreder. Tell, Gessler'in şapkasını selâmlamadığı için tutuklanır. Tell'in okçuluktaki ününden haberdar olan Gessler, Tell'in oğlunun başına konulacak bir elmayi okla vuramaması halinde ikisini de idama çarptıracağını söyler. Tell bu güç işi başarır ve oğlunu yaralamadan elmayı ikiye böler. Fakat atışı yapmadan önce eline iki ok aldığını gören dük, bunun sebebini sorunca, Tell, ikinci oku oğlunun ölmesi halinde dükü öldürmek için kullanacağını söyler. Bunun üzerine, dük tarafından hapse mahkûm edilir ve bir kaleye gönderilir. Gemi ile nakledilirken çıkan bir fırtınadan istifade ederek kaçar ve Gessler'i bir okla öldürür. Bu olayın, İsviçrelilerin Avusturya'ya karşı giriştikleri ayaklanmanın başlangıcı olduğu iddia edilir.

Aslında olay ilk paragraftaki kadar etkileyici ve karmaşık değildir, okuyucuya göre. Sanal alemin sanal gündeminde dolaşan insanlar için insanlığı etkileyen elmalar Newton’un kafası ve Jobs’un cüzdanından(içeriğinde ki miktar da diyebiliriz) ibarettir. Pekala yeni bir elma kahramanı da dünyanın başka bir merkezinden doğabilir. Aynı sonucun birçok nedeni gibi, aynı merkezin bir çok noktası diye de düzeltebiliriz hatamızı.

Doğmak kelimesi geçti de; ölüm varken doğum anlamsız(kim bilir belki de yok oluyor) ise ölüm doğmuş mu oluyor? Biraz daha basitleştirmek gerekirse; Antik Yunan’da bölünemeyen şeylere “atom” ismini verdiler. Hatta ona böyle seslendiler. Ama artık “atom”(bölünemeyen) bölünür hale geldi. Atom altı parçacıklara ulaşıyoruz ama hala atom diye bir kelimemiz var. Fiziğin temel maddesini o mu oluşturur, bu da fizikçilerin işidir... Bölünemeyen bölündüyse ve biz hala ona bölünemeyen diyor isek suç bizde midir? Tabi ki hayır. Suç bölünemeyenin neden bölündüğündedir.

Bölmek için de hareket etmek ve duran cisimi hareket ettirmek gerekir. Peki kahranımız William Tell’in ok atışının duran bir cismi dışarıdan başka bir kuvvet ile hareket ettirme işlemi nasıl tanımlanacak. William Tell’in ok atışı kameraya çekilirse ve tekrarı izlenirken herhangi bir “an” durdurulup fotoğrafı alınırsa; hareket etmiş mi olacak durmuş mu olacak? Fotoğraf durmuş olarak gösterecek ama biliniyor ki öncesi de sonrası da olan bir süreç bu. Çünkü videosuda elimizde(Kimisinin cüzdanında). O zaman A kümesi diye adlandırdığımız hareket etmek ile B kümesi diye adlandırdığımız durmak eylemi arasında ki ilişki nedir. Ayrık kümeler mi, kesişirler mi, yoksa alt küme bağlantısı mı vardır -ki eğer öyle ise hangisi hangisinin alt kümesidir ve hangisi doğru kabul edilecek- burası da etkileyici ve karmaşıktır. En azından E diye bir küme ile kaplandıkları ve ona ait bir küme yansıması oldukları bilinir. En güzel bilme eylemi de hiçbir şey bilmeme ise, kağıt yırtılır yeni bir defter satın alınır.