29 Nisan 2014 Salı

Yaptık, Oldu, Olacak

“We can” demişti Hz. İsa(Jesus Christ). Yıllar yılları kovaladı, insanlar birbirlerini. Geldi zaman gitti mekan ama değişmedi hiç slogan. Kadınlar da sevdi, ilk siyahi başkanda. Tabi düzen hiç değişmedi; binanın kendisi aynı sadece farklı renkte boyalar kullanıldı. İşbu yazı da kendi çapı ve çevresinde, aynı zamanda bu sınırlar çerçevesinde kanguru vari her yere zıplayıp okuyucuya keyif tattırmak için yazılmıştır.

“Bal yesek bile ağzımızın tadı yok” diye biterdi konuşmaların sonları. Hatta sadece bu konuşulurdu. Keyif mi aranırdı vakti zamanında. Derdinin kendisine derman olduğunu bilen cemiyet, derdinden korkmazdı ama derdini çıkarandan korkardı. Tabi Çifte Kılıç gibi hemen de ikiye ayırmazdı. Ne gerek var sevenleri ayırmaya. Cahil mi ki bu insanlar? Olsa dahi mevzu bahis problem bu değil. Mevzu bahis sevenleri ayırmak. Din ile devleti ayırmak, mülk ile de mülk sahibini ayırmak gibi....

Sevdiğinin yüzünde ki bir tane “ben”e hayranlığıyla ün salan Divan Edebiyatı şairlerinin tek hastalığı “ben” değildi. Sevdiklerinden ayrı kalmakta onların korkulu rüyası idi. İmparatorluğun çöküşü onlara yeni sevilecek insanlar kazandırdı. Hatta yenileri öyleydiler ki ayrılsan dahi ayrıldığını fark etmiyordun. Keyif hayatı devam ediyor, öldüğünde cennete gideceğinde garanti altına alınmış oluyordu. Böylece tek merkezden yönetilen dünyanın merkezi de Alamut Kalesi haline gelmiş oluyordu.  

Keyiften önce inanılan ve bağlanılmış olana iman vardı. Gerçi hala da var. Binanın sadece rengi farklı. Oraya gelmeye daha vakit var. İmana gelelim, tekrardan... Çok şey verdi inanılacak. Hatta yoktu inanılmayacak olan şey. Yok olan yoktu. Var olanlardan birisi de kitaptı. Kitaba uygun ve bağlı bir yaşamdı. Geldi zaman gitti mekan, “kitaba bağlı” yaşamdan “kitabına uyduran” bir yaşam haline “evrildi.” Ama ilginçtir koskoca cümlenin sadece evrim cümlesine kafalar takıldı. Gerisi yalan ve talanla dolduruldu.

Her şeye iman iken, her şeyi doldurmaya iman geldi. Bir hisse senedi kadar uzaklıkta artık gurbet acısı. Piyasa ortamları her şeyi belirliyor, kullanana sadece gurbet acısı kalıyor. Cennette bir gurbet değil mi? Ama cehennemi de onu yaratan yaratmadı mı? Bunu unutan toplum Divan Edebiyatı şairlerinden beter hale geldi. Nükteli ve ağdalı bir dua ile her iki dünyada da cenneti arzulayan bir topluma istediğini de ancak görünmez el verir. “Bana seni gerek seni” sözleri ise dine aykırı bulunup mektep kitaplarından kaldırılırken, sözü söyleyen ise en büyük iman eden kabul edilip görünmez elin en değerli yerine yerleştirilir(İnanmayan var ise bulabiliyorsa 200 TL lik banknot bulup, arkasında ki resme bakabilir).Çocukların en çok sevdiği oyun da yerleştirmeyi gerçekleştirdikleri lego oyunlarıdır. Her şey hazırdır sadece yerleştirmek fiilini yerine getirmek kalır. Peki ya iki farklı lego uyumlu değilse? İşte o zaman dezenformasyona maruz kalırsınız, hatta size nazar bile değebilir.

Kutsal topraklardan başlayıp kutsal tapınaklara geçen oradan da dünyanın merkezine gelinmiş bulunan bu yazı da anlatıcının derdini anlamak zor olduğu gibi, okuyucunun da bu kadar büyük bir sabır derecesine nasıl sahip olduğunu idrak etmekte bir o kadar zor. Sahip olmanın da artık manası çok değişti. Sadece görüntü itibariyle kaldı...İki kelime on harf.

20 Nisan 2014 Pazar

Milli Robot

“Milli”; gündelik dil de sıkça defa kullanılan ancak tanımı çok fazla bilinmeyen bir kelimedir. Dolayısıyla yazmakta olduğumuz eserde, bu gibi yanlış anlaşılmaların önüne geçebilmek için Türk Dil Kurumu’nun(TDK) sözlüğünde ki karşılığını bulmaya karar verdik. TDK’da milli kelimesine karşılık olarak; “millete ait, millete özgü” tanımları kullanılmış. Buradan çıkarsayabileceğimiz üzere mana olarak bölgesel düzeye hitap etmekte iken, kavramsal olarak evrensel bir düzene ses veriyor. Yani; “kavimler halinde yaratılmış” insanlar topluluğu tüm evrene yayılmış durumda ve hepsinin kendisine has özellikleri, kültürleri, yaşama biçimleri, bu yaşama biçimini belirleyen coğrafya, bunlardan oluşan ve yine bunları etkileyen din anlayışları mevcut.

Her türlü yaşam biçimi, kendisini koruyacak ve devam ettirecek insan nesilleriyle doludur. Ve her neslin de kendi içerisinde bir topluluk oluşturuğunu unutmamak gerekir. Milli kavramı da bu sürecin bir parçasıdır. Ancak tarihte yaşananlar göstermiştir ki; bu süreç kimi zaman yok oluyor, kimi zaman bir başka süreç üzerinde hakimiyet kurmak istiyor ancak hiç bir zaman değişmeyen birşey var ki, o da bu sürecin statik kalmadığı. Yani değişmeyen tek şeyin yine değişimin kendisi olduğu.

Bir önceki nesilden alınmış veya kazanılmış olunan değerler bütünü bir kimliktir. Kişinin kimliğini o oluşturur. Toplumsal düzeyde bu milli kimlik olarak adlandırılır. İnsanın boş bir levha halinde dünyaya gelmiş olduğu yüzyıllardır felsefenin tartışma konusudur ancak bilinen kesin birşey var ki her nesil bir öncekinden aldığı, kazandığı bilgi ve öğütlerle yaşamını daim ettirir. Birey bazında ele almak gerekirse de; tüm putları tanımayan ve yıkmak isteyen bir şahıs ancak kendi çevresindeki putları yıkabilir. Biraz daha basitleştirmek için örneklendirmenin daha sağlıklı olacağını düşünüyoruz; Ateizm, dinin her zaman tartışılmakta olduğu ve çoğu zaman kötüye kullanıldığı Hristiyan dünyasında ortaya çıkmıştır da neden Müslüman yada Yahudi inancına mensup insanlarda karşılık bulmamıştır? Hatta ve hatta eğer günümüzde Müslüman coğrafyasında Ateizme inanan insanların sayısı her geçen gün artıyorsa bu ülkerlerde ki batıcılık politikası ne kadar etkiler? Aynı örneğin iki farklı “bağımsız,bağımlı değişken” geçişlerinde ki tartışma konuları tam olarak milli kimlik meselesine parmak basmakta.

Kimliğini, varlık sebebini ve aidiyetini bilen, en azından bunun için çaba gösteren insan nerede, hangi şekilde ve ne boyutta hareket etmesini bilen insan haline geliyor. Bu aslında “oldum” demekle olacak bir hareket dizisi de değil. Trenin, tren yoluna girdikten sonra yolun götürdüğü yere gitmesi gibi doğal ve olağan bir süreç. Bu da “milli duruşu” temsil ediyor. Kimliğimiz ve duruşumuz, bağlantılı ve gündelik hayatta her ikisinden de bağımsız yaşıyor gibi düşünsekte tamamıyla bu iki kavramın belirledikleriyle yaşıyoruz. Sosyal disiplenlerde çalışan insanlarında sürekli olarak bulmaya ve çözümlemeye çalıştıkları şey bu aslında. Ancak insanı araştırırken, insanın değerlerini göz ardı edip, labrotuvar terimlerini bu deneylerde kullanmaları da zaten onların neden birkaç yüzyıldır başarısız olduğunun en büyük göstergesi. İnsan ancak kendi değerleriyle ölçüldüğünde tanımlanabilir. Milli değerde bu kıstasları belirleyen ve çizen bir çerçevedir. Meselemiz herkesi kendi değerinde kabul etmek ancak bunu yaparken de evrensel bir küme içinde değerlendirebilmektir.

İnsanın kendi soyuna, dininin kökenine, coğrafyasının geçmişine bağlı kalması ve onun hakkında birşeyler öğrenmek istemesi çok doğal bir özelliktir. Kuzey-Güney, Doğu-Batı demeden dünyanın her bir köşesinde bununla karşılaşılır. Seçim sonuçları analiz ediliğinde bile çok rahat görülecektir bu. Peki bu temel değerleri bilmek, yaşatmak ne kadar olumlu ya da olumsuzdur? Nedir bunları temel faktör haline getiren şey?

Fizikte ki en temel konulardan birisi etki/tepkidir. Bu tam olarak bizim konumuzla alakalı. Dayanak noktanız ne kadar sağlam ise tepkiniz de o derece de yüksek olur. Her milletin kendisini var eden özellikleri bir üstteki paragrafımızda sorulmuştu. Her alanda kendisine has noktalarla var olan ve tecrübe ile yoğrulan “milli” kelimesi, fizikte ki etki-tepki meselesinde ki gibi, her millette farklı sonuçlar doğurur. Ve hemen her yüzyılda farklı medeniyet çerçeveleri oluşturur. Tüm dünyanın, en batı perspektifli entelektüellerinin dahi inkar edemediği birşey vardır ki Türklerde tarihte bunu başaran nadir milletlerden birisi olmuştur. Nedeni ve diğer tartışma konuları meselemiz değil ancak sadece konu hakkında ki düşüncelerimizi daha rahat aktarabilmek için bu örneği tercih ettik.

Öyle ya da böyle, Türkler bir şekilde dünya tarihine kendi ismini yazdırmıştır. Ve yine biliniyor ki şu an o altın dönemini mumla aramaktadır. Toplumunun bir kesimi batı yanlısı hayat biçimi isterken diğer kesimi sadece İslamiyet üzerine kurulu bir düzeni istemekte. Ve ne yazık ki sadece bu iki değerle de yetinilmiyor. Çok fazla sayıda ve hepsi birbirinden neredeyse tamamıyla kopuk yaşam biçimleri tercih ediliyor. Toplumumuzu bir aile olarak görürsek eğer; aile içinde farklı görüşler olur ancak bu görüşlerinde birbiriyle kopuk olmaması gerekir. Kopukluk olduğu zaman da ülkemizde ki gibi bir hal oluşur. Temel değerlerini sadece kendi işine gelecek şekilde ve sadece kendi istedikleri doğrultusunda, “seçilmiş değerler” olarak belirleyen bir toplumda kazanan çıkmaz. Toplumda kazanamaz. Gittikçe de herşeyin melez olduğu bir toplum, bir millet ortaya çıkar. Madem öyle, bir milleti millet yapan değerler nelerdir?

Din başlı başına bir yaşam biçimi, kültürdür. Etnisite yüz yıllardır yaşamış olan atalarının gördüğü ve yaşadığı tecrübelerin aktarıcısıdır(Aktarıcısı olan etnik kökenin kendisi değil o kökeni devam ettirenlerin hal ve davranışlarıdır) Aslında aynı tecrübe din konusunda da geçerlidir. Buradan da anlayacağımız üzere din ve etnisite iki önemli kavram iken bunların harmanlanması ve sağlıklı aktarımı tecrübelerle olur. Çok basit bir mantık ile örnekleyecek olursak; hem 1500 yıl önce Orta Asya’da yaşamış olan atalarımız hemde hemen aynı dönemlerde Müslümanlığı ilk seçenler bizi yönetiyorlar. Yani ölüler bizi yönetmiş oluyor. Çünkü yapabildiklerimiz onların doğrultusunda ya da tam tersinde. Bir başka üçüncü yol bulamıyoruz. Modern dünyanın sıkıntısı, Tanrının yerine insanı ikame etme amacını gerçekleştirmek iken farkında olmadan insanı da yok hükmünde sayma noktasına götürmesidir. Asıl tartışılması gereken nokta, Tanrıyı yok sayarken insanı var etmek ne kadar mümkün? İki zıtlık aynı yolda ve aynı yönde olur mu?

Din ve etnisite bir araya geldiğinde kültürümüzü de kültürümüzün en temel öğesi dilini de oluştururlar. Bunlar hayatımızı idame ettirebilmemiz için en temel öğelerdir. Günümüzde ise dikkat edileceği üzere hepsinde belirsizlik ve karmaşa ortamı mevcut. Dinine sarılanlar dinin öğelerini unuturlarken, etnisiye inananlar dini yok sayıyorlar. Burada dünyada ki genel bir sorunla karşı karşıyayız. Aglo-sakson kültürünün ekonomi ile el ele verip her yere yayılması ve entelektüellerin de buna destek çıkmasıyla dünya da paradigma kayması gerçekleşti. Önce ki düzenden farklı olarak, var olan paradigma, çıkması ve güçlenmesi muhtemel paradigmalarında  önüne geçer oldu. Entelektüeller evrim anlayışını, üstün ırkı meşrulaştırırken ekonomik seviyesi geride olan ülkelerde bunu aynen benimsediler. Doğal olarak ekonomisi ve refah düzeyi daha üstte olan hakim paradigma halinden çıkıp örnek alınan ve takip edilen paradigma haline geldi. Aslında dünya tarihi bunlarla doludur. Ancak örnek almanın bir çabası ve amacı da vardır. Modern dünya sonrası hakim paradigma bu anlayışı da değiştirdi ve hazırcı bir örnek alma faaliyeti doğmuş oldu.

Hakim olanın paradigması üstün kabul edilip, sadece onu benimsemek ve onun izinden gitmek yolu tercih edilirse kendi paradigmanın temel belirleyicileri yokluğa sürüklenir. Ve ne yazık ki bir gün bakılır ki kendi yolunuz yok olmuştur. Yok olması neden bir problem olsun ki diye bir soruyla da karşılaşabiliriz. Önceden Milli Kimlik-”ler” mevcuttu. Çok renklilik ortaya yeni anlayışlar çıkarıyordu. Kendi kurmuş olduğumuz medeniyetten buna örnekler bulabiliriz. Her tanışılan toplumdan bir başka özellik katmışız. Geçtiğimiz her coğrafyanın izleri var üstümüzde. Ancak o coğrafyaların gittikçe birbirine benzediğini tahayyül ettiğimiz korku filmine dönüyor hayallerimiz. Robot gibi tekdüze bir hayat...

Robotik Kültür denilen şeyinde aslında kendisine has kimlik ve duruşları vardır. Bunlar da sorun değildir. Ancak her olay karşısında benzer tepkiler oluşturulur. Günümüz dünyasının mevcut düzeni de bunu yansıtmakta. Hakim paradigmayı tapılır hale getirmek nasıl ki buna zemin hazırlıyorsa hakim paradigmayı inkar etmekte aynı şeydir. Önemli olan mevcut düzeni kabul etmek, bilmeye çalışmak, bilmek ve eksiklerini bulmaktır. Geriye kalan ise kendi yolunu çizmektir...

27 Şubat 2014 Perşembe

William Tell Kimdir?

Takvimler 13.YY ile 14.YY arasında bir aralık kendisine seçmeye çalışırken bize(biz kim isek?) göre çok uzak diyarlarda -İsviçre de- bir kahraman(kimin için, kime göre) yaşıyordu. İnsanlar ona William Tell olarak seslenirlerdi. Tarla işçisi olması itibariyle çok iyi bir okçuluk yeteneğine sahipti.(A>B, B>C, A>C)

Günlerden bir gün İsviçre'yi, İmparator I. Albert adına yöneten Vali Gessler, düklük şapkasını Altdrof meydanında bir direğe astırır ve gelen geçenin buna selâm vermesini emreder. Tell, Gessler'in şapkasını selâmlamadığı için tutuklanır. Tell'in okçuluktaki ününden haberdar olan Gessler, Tell'in oğlunun başına konulacak bir elmayi okla vuramaması halinde ikisini de idama çarptıracağını söyler. Tell bu güç işi başarır ve oğlunu yaralamadan elmayı ikiye böler. Fakat atışı yapmadan önce eline iki ok aldığını gören dük, bunun sebebini sorunca, Tell, ikinci oku oğlunun ölmesi halinde dükü öldürmek için kullanacağını söyler. Bunun üzerine, dük tarafından hapse mahkûm edilir ve bir kaleye gönderilir. Gemi ile nakledilirken çıkan bir fırtınadan istifade ederek kaçar ve Gessler'i bir okla öldürür. Bu olayın, İsviçrelilerin Avusturya'ya karşı giriştikleri ayaklanmanın başlangıcı olduğu iddia edilir.

Aslında olay ilk paragraftaki kadar etkileyici ve karmaşık değildir, okuyucuya göre. Sanal alemin sanal gündeminde dolaşan insanlar için insanlığı etkileyen elmalar Newton’un kafası ve Jobs’un cüzdanından(içeriğinde ki miktar da diyebiliriz) ibarettir. Pekala yeni bir elma kahramanı da dünyanın başka bir merkezinden doğabilir. Aynı sonucun birçok nedeni gibi, aynı merkezin bir çok noktası diye de düzeltebiliriz hatamızı.

Doğmak kelimesi geçti de; ölüm varken doğum anlamsız(kim bilir belki de yok oluyor) ise ölüm doğmuş mu oluyor? Biraz daha basitleştirmek gerekirse; Antik Yunan’da bölünemeyen şeylere “atom” ismini verdiler. Hatta ona böyle seslendiler. Ama artık “atom”(bölünemeyen) bölünür hale geldi. Atom altı parçacıklara ulaşıyoruz ama hala atom diye bir kelimemiz var. Fiziğin temel maddesini o mu oluşturur, bu da fizikçilerin işidir... Bölünemeyen bölündüyse ve biz hala ona bölünemeyen diyor isek suç bizde midir? Tabi ki hayır. Suç bölünemeyenin neden bölündüğündedir.

Bölmek için de hareket etmek ve duran cisimi hareket ettirmek gerekir. Peki kahranımız William Tell’in ok atışının duran bir cismi dışarıdan başka bir kuvvet ile hareket ettirme işlemi nasıl tanımlanacak. William Tell’in ok atışı kameraya çekilirse ve tekrarı izlenirken herhangi bir “an” durdurulup fotoğrafı alınırsa; hareket etmiş mi olacak durmuş mu olacak? Fotoğraf durmuş olarak gösterecek ama biliniyor ki öncesi de sonrası da olan bir süreç bu. Çünkü videosuda elimizde(Kimisinin cüzdanında). O zaman A kümesi diye adlandırdığımız hareket etmek ile B kümesi diye adlandırdığımız durmak eylemi arasında ki ilişki nedir. Ayrık kümeler mi, kesişirler mi, yoksa alt küme bağlantısı mı vardır -ki eğer öyle ise hangisi hangisinin alt kümesidir ve hangisi doğru kabul edilecek- burası da etkileyici ve karmaşıktır. En azından E diye bir küme ile kaplandıkları ve ona ait bir küme yansıması oldukları bilinir. En güzel bilme eylemi de hiçbir şey bilmeme ise, kağıt yırtılır yeni bir defter satın alınır.

Şahin Uçar - Suriye ve Dünya'nın Geleceği


8 Aralık 2013 Pazar

Henry Ford'un Suçu Ne?

30 Temmuz 1863 de doğan Henry Martin Ford, makinelerle uğraşmayı severdi tıpkı “Coğrafi Keşiflerden” o zamana değin olan genel batılı insan tiplemesi gibi. 1902'de basit tarzda geliştirdiği yürüyen bant tekniğini, zaman içerisinde tutarlılıkla mükemmelleştirdi ve 1913 yılında fabrikalarında yürüyen bantlı üretimi başlatması, verimliliği yüksek derecede çoğalttı. Ortaya çıkardığı ürün, seri üretim anlayışını getirmişti; böylece büyüyen nüfusun büyüyen iştahıyla orantılı olan taleplerinin arzını yerine getirmeyi başarabilmiş oluyordu. Loncalar, zanaatkar örgütlenmeleri ve yine buna benzer topluluklar artık gereksiz ve yetersiz oluyordu. Ne de olsa almak istediğiniz ürüne çok daha çabuk sahip oluyordunuz. Bu da ahlâk temeli üzerine oturmuş yapının yerine “para” temelinin üzerine oturmuş bir yapıyı “ikâme” ediyordu. Bilindiği üzere iktisatta, kola yoksa yerine gazoz alarak iştahınızı gidermenize ikâme adı verilir.

“Ahlâk gitti para geldi, güven indi bürokrat çıktı” demek her ne kadar ağır bir yük teşkil etse de bunu anlatmaya çalışmak da bir o kadar zordur. Çünkü anlatmaya çalışanlar kendilerini Sosyal “Bilimci” olarak tanımlayıp daha sonra ne anlatmak istiyorlarsa onu anlatırlar. Ancak hukukun temel probleminin doğru tanımlama olduğunu unuttuklarından ötürü Fordist Kültürün esiri olduklarını farkedemeyecek koşuldadırlar. Yani demek istiyoruz ki Fordist üretim şekli sadece daha hızlı üretmek ve/ya daha çok satmak gibi iki basit kavram çıkarmadı ortaya. Artık ampulün beyaz ışığıyla(kendi ten renkleriyle orantılı olması ilginçtir) aydınlanmış batının istediği şeye sonunda ulaşılmıştır. Felsefeye gerek yoktur çünkü zaten maddiyatçı bir dünya anlayışı benimsenmiştir. Aklın ötesi görülmediği için yoktur. Biraz daha açmak gerekirse; Aklın ötesi görülmez, görülmeyen şey yoktur dolayısıyla aklın ötesi görülmediği için yoktur. Bu yüzdendir ki hem Hollandalılar hemde İngilizler Coğrafi KeşiflEr sırasında Hindistan üzerinde çok uğraşmışlardır . Çünkü Hintliler rakamlar tarihine “sıfırı” ekleyen toplumdur. Yani Zerdüşt’ün birisi çıkıp buyurmuştur ki; “yoku” ne yapacağız? Bilindiği üzere sıfır yok hükmündedir ancak çarpma işleminde işlem sonucunu kendi isteği doğrultusunda şekillendirir. 

Batının maneviyatçı anlayış yerine maddiyatçı anlayışı ikame edişini sadece Ford’a veya Coğrafi Keşifler esnasında büyük uğraşlar veren tüccarlara yüklemek bu insalara yapılacak büyük ayıptır. Meseleyi çok daha öncesine götürmek mümkün. 492’den 496’ya kadar(başlangıç tarihini neden Hz. İsanın doğum tarihini alıyoruz bu konu hakkında bir fikrimiz yok) papa olan 1. Gelasius der ki; hem tinsel hem de seküler iktidar, insan hayatı için özsel niteliğe sahiptir; fakat bu ikisi tek bir kişide birleştirilemez. Bunların her birinin işlevi, insanların kurtuluşuna katkı sunmaktır. Devlet barışı ve düzeni sağlayıp, insanların Tanrı’ya en iyi biçimde hizmet edebilecekleri atmosferi yaratarak cennete giden yolun açılmasına yardım eder. Kilise ise hakiki tinsel öğretiyi geliştirmek ve insanlara, göksel amaçları doğrultusunda kılavuzluk etmekle yükümlüdür. Yani ;Devlet “seti” kilise “setinin” alt kümesidir. Bu “çifte kılıçlar teorisiyle” kilisinenin iktidarının meşrulaştırıldığı düşünülür. Muasır Medeniyet seviyesinde ki akademisyenler de aynen bu şekilde nakleder. Halbu ki batı burada şunu söylememiş midir?: Ayırmak güzeldir. Parçalarsan senin olur toplarsan kara toprağın (Katolik kilisesinde faiz yasaklandığı için, halktan faiz almaktansa halkın kara toprağı işlenir elde edilen ürün toplanırdı.) 

Çifte Kılıçlar Teorisiyle sadece iktidar ayrışmamıştır. Yeni ayrıştırmaların habercisiydi bu. Bilim ile felsefe ayrışıp iki kültür oluşacaktı, sosyal bilim ortaya çıkıp bilim değilmiş gibi davracanaktı. Sikkeler altın ve gümüş olacaktı. Darda kalan-ya da kumar borcu olan- kağıt parayı ortaya atacaktı. Macaristan da kendini Avusturya’ dan ayıracaktı. Yani ulus-devletler süreci başlayacaktı. 

Ayrım üstüne ayrım gelince dinin, tanrının tanımı gibi ayrımın da tanımı değişti zamanla. İnsanlar ayırmak fiilinin ne olduğunu tanımlayamaz hale geldi, en fazla somut ve mikro örneklerle yapabildi. Ancak ilerleyen zaman ve değişen mekan olgusu karşısında bunlar tüy kadar hafif ve yetersiz tanımlardı. Gündelik hayatın içinde ki olaylarda bu “ayrımların” sayısız örneği bulunabilir. 

Henry Ford’un seri üretimi başlattığı model: Modell T dir. 1918 yılında ABD'de kullanılan arabaların yarısı Modell T idi. Aynı modelden 1927 yılına kadar 15 milyon araç satılarak 45 yıl süre tutulacak rekor kırıldı. Varsayalım ki siz de o dönemde o arabaya sahip olanlardan birisiniz. Arabayı yeni alıp eve geliyorsunuz ve çocuğunuz size basit bir soru soruyor: Bu araba kimin? Ayırmanın ne olduğunu biliyor iseniz bu soru hayatınızda cevaplayabileceğiniz en zor sorudur. Çünkü para karşılığında arabayı sahiplenmiş olabilirsiniz ancak ürünü üreten Henry Ford’dur. Seri üretim ile daha hızlı üretmiş, yakıt motorunu kendisi tasarlamıştır vs. Sahiplik sadece para ile mi oluyor? Eğer ahlâkın yerine paranın ikame edildiği bir dünyada yaşıyor iseniz, bürokratlarınız sorgulamadan üstünün dediklerinin uyguluyorsa(gerçi bürokrat sınıfının doğuş amacı budur) hele ki bir de “Mülk Allahındır” sözünü unutan Müslümanlardansanız, evet, sahiplik ancak para ile olur.

Henry Martin Ford aslında çok büyük bir icatta bulunmamıştı. Kendisinden öncekiler ne söylediyse o sözün üzerine kendi yorumunu yapmıştı. Çünkü yeryüzünde söylenmemiş söz yoktur. Bizler ancak tekrarlıyoruzdur ve gidişat tekrarın tek düze doğru olduğunu gösteriyor. Artık sloganlar da değişiyor; Tek yol Robot-Man.